Vatan’da Dört Gün
İbrahim Peygamber’in ateşe atıldığı o kadim hikâyede, ağzında bir damla suyla yangına koşan karıncaya sormuşlar: “Senin bir damla suyun koca ateşe ne yapabilir ki?”
Karınca cevap vermiş: “Olsun, hiç olmazsa hangi taraftan olduğum anlaşılır.”
Türkay Gümüş’ün Trabzon’daki evinden İstanbul Vatan Emniyeti’nin soğuk dehlizlerine uzanan dört günlük onur sınavı tam da bu noktada başlıyor. Saygın bir iş insanı ve dürüst bir vatandaşken; bir sabah “örgüt kurmak” ve “göçmen kaçakçılığı” gibi ağır ithamların gölgesinde elleri kelepçeli bir “şüpheli ”ye dönüşüyor. Gümüş, hukuk sisteminin karmaşık koridorlarından İstanbul Vatan Emniyeti’nin karanlık dehlizlerine uzanan bu sırlı yolculuğu; adaletin kör noktalarında verilen sessiz ama vakur bir onur mücadelesine dönüştürerek kendi safını belirliyor.
Vatan’da Dört Gün, sadece bir gözaltı günlüğü değil; Vatan Emniyeti’nin 3 numaralı koğuşunda bir yanda vicdanı nasırlaşmış görevliler, diğer yanda “koğuşun abisi” haline gelen bir adamın etrafında kenetlenen on yabancının korku ve karamsarlık içinde kayboluşunun kısa ama sarsıcı bir kader ortaklığı.
Ekrem İmamoğlu’ndan “Yenidoğan Çetesi” davasına kadar, bahis olaylarındaki futbolculardan uyuşturucu kullanan sanatçı ve iş adamları davasına kadar, Türkiye’nin gündemini sarsan isimlerin tırmandığı o meşhur rampada, medya linçi ile gerçek adalet arasındaki o derin uçurumu fark edecek; karanlık koğuşların “Fetih ve Rahman” surelerinin yankısıyla bir anda nasıl da haksızlığa karşı yükselen bir “eşref-i mahluk” duruşunun kalesi haline geldiğine tanık olacaksınız.
“Koğuşun abisi”nden “Makaroncu”ya, hastalardan gurbetçilere uzanan bu zorunlu yolculukta Gümüş, bu sarsıcı sivil itaatsizlik öyküsünde tek bir sorunun peşine düşüyor;
"Adalet gerçekten nerede başlar; mahkeme salonlarında mı, yoksa insanın kendi içindeki o sarsılmaz güvende mi?"
Devamını Oku