İnsanın en inandırıcı yalanları, kendisine söyledikleridir.
Bir vapur yolculuğunda karşılaştığı Macide, Ömer’e hayatını değiştirebileceğini düşündürür. Balıkesir’den İstanbul’a müzik öğrenimi için gelen bu genç kadın, onun dağınık dünyasında yeni bir başlangıç umududur.
Kısa sürede birbirlerine yaklaşırlar. Ancak aynı hayatı paylaşmak, birbirini gerçekten tanımak anlamına gelmez. Ömer, verdiği kararların arkasında durmakta zorlanır; arkadaşlarının etkisiyle savrulur, her yanlışından sonra kendisine sığınacak bir mazeret bulur. Adını koyamadığı korkularını, zaaflarını ve vazgeçişlerini hep aynı suçluya yükler: İçindeki şeytana.
Macide ise sevgisini korumaya çalışırken, kendine olan saygısını da korumak zorundadır. Aralarındaki bağ, yalnızca hayatın güçlükleriyle değil, Ömer’in kendisiyle yüzleşmekten kaçışıyla da sınanır.
Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan’da aşkı, vicdanı ve insanın kendi sorumluluğundan kaçm arzusunu iç içe geçiriyor.
Gösterişli düşüncelerin ardına saklanan çıkarları ve iyi niyetle eylem arasındaki uçurumu görünür kılan bu roman, insanın başkalarına anlattığı hikâyeyle gerçekte olduğu kişi arasındaki mesafeyi sorguluyor.
Bazen en zor hesaplaşma, suçlayacak kimse kalmadığında başlar.